Sayfalar

Salı

5.5.26

bu sıralar hafta sonları kızlay'da beklemek gibi bir gerekliliğim var. bu, kendimle kalacağım günlük spontane üç saat demek. nadiren bir arkadaşımla buluşuyorum; çocuklardan, kaygılardan, haberlerden konuşuyoruz. konuşmayı sevdiğim konuları ise yalnızca kendime saklıyorum. çiçeklerden, köpeklerden, duygulardan, doksanlardan...

bazı günler keşif günüm. yeni mekanlar, yeni tatlar denemeyi seviyorum. bazı günler ise daha stabil. hep aynı kafede oturuyorum ve aynı kahveden içiyorum. masada telefonla ilgilenmeyi çok sevmem bu yüzden çoğu zaman elim çenemde, baristaların ritmine dalıyorum; kahve çekirdeklerinin sesi, buharın kısa bir anlığına görünmesi... çantamda taşıdığım kitabımı okuyorum. sonra kalkıyorum masadan. bunun bi süresi var ve bunu dış faktörler belirliyor. bilirsiniz bazı kadınlar bir masada uzun süre yalnız oturamaz. çevrede sizi izleyen birileri varsa az sonra bir bahaneyle merhabaya gelinmeden, çıkıp gidersiniz. 

genelde dost kitabevine gidiyorum, burası beni uzun süre oyalıyor. dost'a girmediğim günler karanfil'deki sahaflara giriyorum. oradan sakarya caddesindeki çiçekçilere, bazen kendime çiçek alıyorum. ama bazen. bu tamamen ruh halimle ilgili. bugün de o günlerden biriydi. en sevdiğim çiçeklerden bir buket aldım kendime. caddenin sonunda çakmak gazı satan bir amca var, yanında kartondan kedi evleri… ona uğruyorum ara sıra, kedilere küçük bi harçlık bırakıyorum. o da “kızım şunları verir misin, yesinler.” diyerek zulasından yaş mamikler çıkarıyor, ardından bir ıslak mendil uzatıyor. o kadar beyefendi ki.

kulağımda müziğimle yürümeyi çok seviyorum. tunalı'ya, belki kuğulu'ya. kalabalığın bir parçası olup, aynı zamanda bağımsız olmak...  bazen bütün o keşmekeşin içerisinde kendimi sokaklarda dolaşan flanörler gibi hissediyorum. kapı eşiklerinin, simit tezgahlarının, bozulmuş kaldırımların üzerinde gezen bir düşünceyim. ve belki de en çok bu yüzden, bu üç saat: ne tamamen yalnızlık ne de kalabalık. sadece bana ait, sessiz bir aralık.